Ara

Diyarbakır’ı var eden doğal çevrenin bugünkü manzarasını anlamlandırabilmek için, bölgenin seçilmiş politikalar, doğayı öncelik olarak almayan tercihler ve hayatın akışını değiştiren toplumsal olaylar nedeniyle yaşadığı dönüşüme bakmak gerekiyor. Bitki ve hayvan zenginliğini de doğrudan tehdit eden bu dönüşümün en taze izleri son birkaç yüzyılda duruyor.

Bu sergide öncelikle çevre tarihçisi Zozan Pehlivan, Diyarbakır’ın ekolojisinde bu perspektifi tarihsel bağları kurarak, toplumsal ve politik atmosfere dokunarak işliyor. Diyarbekir’in dağlarında, yaylalarında, su kenarlarında, ormanlarında birkaç yüzyıl sürecek gezi, Ahmed Arif’in bilge bir derinlikle kaleme aldığı dizeleriyle başlıyor.

Pehlivan’ın sunduğu tarihsel çerçevenin ardından bölümlerde odaklanılan konular ise Diyarbakır’ın doğal çevresi, flora ve fauna zenginliği…

Bölgenin coğrafyasıyla, iklimiyle, ekolojisiyle kurduğu özel bağ Ahmed Arif’in “Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebeğin Ninnisi” adlı şiirine yansır. (Fotoğraf: Oruç Ejder Koleksiyonu, DKVD Arşivi)
Bölgenin coğrafyasıyla, iklimiyle, ekolojisiyle kurduğu özel bağ Ahmed Arif’in “Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebeğin Ninnisi” adlı şiirine yansır. (Fotoğraf: Oruç Ejder Koleksiyonu, DKVD Arşivi)

Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,
Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan…
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı…

Diyarbakırlı ünlü şair Ahmed Arif’in “Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebeğin Ninnisi” adlı şiirinin bu mısraları, Diyarbakır¹ coğrafyasını ve bu coğrafyadaki ekolojik çeşitliliği anlatabilecek binlerce sayfalık akademik metinden yalnızca daha şiirsel değil, aynı zamanda oldukça bilgilendirici de. Betimlediği farklı ekolojik bölgeler ve aralarındaki iklimsel farklılıklar Arif’in bölgenin coğrafyası ile kurduğu olağanüstü bağın kanıtı adeta.

Arif’in şiirinde dile döktüğü gibi Diyarbakır’ın uçsuz bucaksız ovalarında mevsim bahardır artık ve kan kırmızı yediverenler her tarafı sarmıştır. Buna karşılık daha yükseklerde yer alan Karacadağ taraflarındaki yaylalarda rüzgâr olanca deliliğiyle esmeye devam ediyordur. Biraz daha tırmandıkça Karacadağ’da hafif bir kar yağışı vardır. Rüzgâr ve karın şiddeti daha alçaklarda yer alan Diyarbakır ovasında günlük hayatı etkiler. Uzunca bir kışın son demleridir yaşananlar.

Ahmed Arif’in bu enfes şiirsel anlatısından hareketle, Diyarbekir ve çevresinin fiziksel coğrafyası ile bitki örtüsü tarihsel bir perspektifle betimlenebilir. Bu betimlemenin odak noktası 19. yüzyıl olmasına rağmen, Braudelyen yani uzun-erimli tarihsel bir bakış açısıyla Diyarbekir coğrafyasının geçmişten bugüne geçirdiği değişimi ve dönüşümü kısa bir girizgâh ile de olsa tanımlamak gerekli. Bu çerçeve, geçmişten bugüne süregiden değişimi anlamakta yol gösterici olabilir.

¹ Metin boyunca Diyarbakır/Diyarbekir, Diyarbakır şehir merkezinden ziyade daha geniş bir coğrafi alanı kapsamaktadır. 19. yüzyıl Osmanlı idari yapılanması üzerinden düşünecek olursak burada bahsi geçen coğrafi alan Diyarbakır vilayetine tekabül eder. Bu idari birimin sınırları ve kapsadığı fiziksel alan hem modern hem de erken modern dönem boyunca sayısız kez değiştirilmiştir. Bkz. Yılmazçelik, 1995.
16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası haline gelen Diyarbakır ve çevresi, Mısır ile birlikte doğu cenahının tahıl deposu oldu. Özellikle ordunun beslenmesindeki rolü önemliydi. (Fotoğraf: Şevket Beysanoğlu arşivi)
16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası haline gelen Diyarbakır ve çevresi, Mısır ile birlikte doğu cenahının tahıl deposu oldu. Özellikle ordunun beslenmesindeki rolü önemliydi. (Fotoğraf: Şevket Beysanoğlu arşivi)

Güneydeki Mısır’ı saymazsak, Osmanlı İmparatorluğu’na dahil edildiği 1516 yılından itibaren Diyarbakır ve çevresi imparatorluğun doğudaki en önemli tahıl ambarlarından biriydi. Uçsuz bucaksız Diyarbakır ovası, yalnızca imparatorluğun doğu sınırlarında komşuları olan İran ve Rusya’ya karşı teyakkuz halindeki orduyu doyurmakla kalmıyordu. Aynı zamanda Irak, Basra Körfezi ve oradan Hint Okyanusu’na uzanan geniş bir coğrafi alanda ordu ve donanma birliklerini besleyerek imparatorluğun erken modern dönem (1400-1800) boyunca bekasının altyapısını sağlıyordu.

Diyarbekir ve çevresinden getirilen buğday, pirinç ve diğer önemli tahıllar olmaksızın imparatorluğun Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’na doğru genişleyen yayılmacı emperyalist siyaseti mümkün olamazdı. Bu siyaseti işler kılan, bu önemli hammadde kaynakları ve kimi zaman da zanaatkârların varlığıydı.

Madencilik ve kerestecilik, bölgeyi imparatorluk açısından ayrıca önemli kılıyordu. Bu ikisi de sonuçlarıyla çevre üzerinde etki bırakan faaliyetlerdi. Bu fotoğraf Ergani’deki bakır madeninden. (Fotoğraf: Gertrude Bell, 1909, Newcastle Üniversitesi Gertrude Bell Arşivi)
Madencilik ve kerestecilik, bölgeyi imparatorluk açısından ayrıca önemli kılıyordu. Bu ikisi de sonuçlarıyla çevre üzerinde etki bırakan faaliyetlerdi. Bu fotoğraf Ergani’deki bakır madeninden. (Fotoğraf: Gertrude Bell, 1909, Newcastle Üniversitesi Gertrude Bell Arşivi)

İmparatorluğun doğudaki tahıl ambarının buğday kaynağı sağlamasının dışında başka önemli maharetleri de vardı; madencilik ve kerestecilik.

Ergani Maden’den çıkartılan bakır madeni bölgeyi imparatorluk açısından önemli kılan etkenlerin başında geliyordu. Buradan elde edilen ham bakır, işlenmesi için Tokat gibi Orta Anadolu şehirlerine gönderilirken bir yandan da daha güneydeki Irak ve Basra Körfezi bölgelerine sevk ediliyordu. Ordu ve donanma kuvvetlerinin ihtiyaç duyduğu bu önemli hammadde kaynağı 19. yüzyıl boyunca silah sanayinin gelişmesiyle birlikte eski ehemmiyetini yitirse de bölgesel ekonomide önemli bir üretim kalemi olmayı sürdürdü.

Yüzyıllar boyunca aralıksız çıkartılan bakır madenin çevresel etkileri muazzam nitelikteydi. Bakırın eritilip işlenebilmesi için gerekli olan yakıt enerjisi elbette Diyarbekir ve daha geniş Kürdistan coğrafyasındaki ormanın kesilip odun olarak kullanılmasıyla mümkündü.

Genel olarak Kürdistan’ın ve özel olarak Diyarbekir eyaletinin yok edilen ormanları yalnızca Ergani Maden’in odun ihtiyacını karşılamıyordu. Buralardan getirilen orman ürünleri maden sahası için gerekli olan temel inşaat malzemesini de teşkil ediyordu. Dahası buralardan elde edilen kereste Irak gibi imparatorluğun orman ürünleri açısından oldukça fakir olan diğer bölgelerine de ihraç ediliyordu. Özellikle erken modern dönem boyunca Kürdistan coğrafyasından getirtilen kereste, Osmanlı İmparatorluğu’nun Irak ve Basra Körfezi’ndeki tersanelerinin ihtiyacının çok büyük bir kısmını karşıladı. Kürdistan’dan elde edilen kereste olmaksızın, ne Irak’taki tersanelerde gemi sanayisi mümkündü ne de imparatorluğun Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’ndaki emperyal otoritesi.

19. yüzyıla gelindiğinde hammadde kaynaklarında değişim yaşansa da, bölgeyi hem çevresel, hem fauna ile flora anlamında daha derinden etkileyecek olan 20. yüzyıldı. (Fotoğraf: Şevket Beysanoğlu arşivi)
19. yüzyıla gelindiğinde hammadde kaynaklarında değişim yaşansa da, bölgeyi hem çevresel, hem fauna ile flora anlamında daha derinden etkileyecek olan 20. yüzyıldı. (Fotoğraf: Şevket Beysanoğlu arşivi)

19. yüzyıla gelindiğinde bölgeden elde edilen hammadde kaynaklarının miktarında önemli değişimler meydana gelse de Diyarbekir vilayeti imparatorluğun doğudaki en önemli tahıl ambarı olarak kalmaya devam etti. 19. yüzyıl Diyarbekir’i ve çevresi bugünkü görünümünden epeyce farklıydı. Bölge, 20. yüzyılın ortalarından itibaren süreklileşen barajlar tarafından henüz istila edilmemişti.

Durum sadece fiziksel coğrafya açısından değil, aynı zamanda flora ve fauna açısından da farklıydı. Fiziki coğrafya bakımından Diyarbakır ve çevresi farklı habitat türlerini içeriyordu. Bölgenin dağlık olan kuzey kısmı büyük İran platosunun batıya uzanan son bölümünün devamını oluşturuyordu. Burası güneyde Toros Dağları ve etrafı nehir vadileri ile çevrili, dalgalı ovalar ve devasa yüksek meralar tarafından sınırlandırılmıştı. Bu meralar bazen geniş ve verimli, bazen de taşlı ve dardı. Bu dağlık bölgeden irili ufaklı birçok akarsu doğarak bölgenin büyük iki nehri olan, Fırat ve Dicle’yi besliyordu.

Kuzey kesimden farklı olarak bölgenin orta ve güney kesimlerinin dikkat çekici özellikleri, Fırat ve Dicle arasında uzanan geniş ovalar ve meralardı. Bu dalgalı plato, büyük Mezopotamya ovasının son kısmını teşkil ediyordu. Bu noktadan hareketle bölgenin coğrafyasını topoğrafya, yükselti ve iklime bağlı olarak farklı ekolojik bölgeler üzerinden tasvir etmek gerekir. Bu bağlamda bölgeyi üç çevresel bölgeye ayırmak mümkün.

Diyarbakır’ın özellikleri bakımından ayrılan ilk ekolojik bölgesini, Diyarbakır Havzası’nı yüksek dağlar ve derin nehir vadileriyle çeviren alanlar oluşturuyor. Palu, bu bölgenin önemli tarım alanlarından. (Fotoğraf: Nevin Soyukaya, 2007)
Diyarbakır’ın özellikleri bakımından ayrılan ilk ekolojik bölgesini, Diyarbakır Havzası’nı yüksek dağlar ve derin nehir vadileriyle çeviren alanlar oluşturuyor. Palu, bu bölgenin önemli tarım alanlarından. (Fotoğraf: Nevin Soyukaya, 2007)

Diyarbekir ve çevresini oluşturan birinci ekolojik bölge, Diyarbakır Havzası’nı yüksek dağlar ve derin nehir vadileri ile kaplayan tepelik ve dağlık arazileri içeriyordu. Hısn–ı Mansur (Adıyaman), Malatya, Harput, Palu, Çapakçur, Muş, Bitlis hattı vilayetin kuzeyinde hilâl biçiminde uzanıyordu.

Dağların yanı sıra derin nehir vadileri ve verimli ovalar bu bölgenin başlıca özellikleriydi. Murad nehri dahil olmak üzere küçük ve büyük kaynaklar Fırat Nehri’ni besliyor ve normalde kuru olan güney ovalarının sulanmasını sağlıyordu. Zengin tatlı su kaynakları bu bölgede sulu tarıma olanak tanımış, tahılların yanı sıra pamuk, tütün ve pirinç ekimini de mümkün kılmıştı. Malatya, Harput, Palu ve Muş ovaları bölgenin önemli tarımsal arazilerini oluşturuyordu.

Çevresindeki yarı dağlık ve tepelik alanlar dışında genelde ovalardan müteşekkil Diyarbakır Havzası kendi başına ayrı bir ekolojik bölge. Bu kare Lice’deki buğday tarlalarında kış mevsiminde yapılan gübreleme faaliyetinden. (Fotoğraf: DİFAK, 2015)
Çevresindeki yarı dağlık ve tepelik alanlar dışında genelde ovalardan müteşekkil Diyarbakır Havzası kendi başına ayrı bir ekolojik bölge. Bu kare Lice’deki buğday tarlalarında kış mevsiminde yapılan gübreleme faaliyetinden. (Fotoğraf: DİFAK, 2015)

İkinci ekolojik bölgeyi, Diyarbakır Havzası şeklinde tarif edebiliriz. Dağlık kuzeyden farklı olarak, yaklaşık 700 metre ile burada rakım çok düşüktü. İdari başkentin güneybatısında yer alan ve Ahmed Arif’in enfes bir dille anlattığı 1957 metrelik Karacadağ Yanardağı bu bölgenin en yüksek noktasıydı.

Lice, Kulp, Sason, Beşiri ve Siirt dolaylarındaki yarı dağlık ve tepelik alanlar dışında bu bölge tamamen ovalardan oluşuyordu. Fırat ve Dicle’nin yanı sıra Batman, Ambar, Sinan ve Botan nehirleri bu orta bölgenin başlıca su kaynaklarıydı.

Siverek, Çermik, Ergani, Lice, Silvan (Farqin), Beşiri, Redvan ve Garzan bu kesimdeki başlıca tarım alanlarını teşkil ediyordu.

Mezopotamya Ovası’nın kuzeyi, Diyarbakır ve çevresindeki üç temel ekolojik bölgeden birini oluşturuyor. (Fotoğraf: Nevin Soyukaya, 2006)
Mezopotamya Ovası’nın kuzeyi, Diyarbakır ve çevresindeki üç temel ekolojik bölgeden birini oluşturuyor. (Fotoğraf: Nevin Soyukaya, 2006)

Üçüncü ekolojik bölge, su kaynaklarının varlığı, yükselti ve fiziksel mevcudiyetindeki farklılıklar üzerinden iki bölüme ayrılabilir.

Doğuda Dicle ile batıda Karacadağ arasındaki büyük Mezopotamya ovasının kuzeyindeki tepelik alanın tamamı olan Tur Abdin, bu bölgenin ilk bölümünü oluşturuyordu. Daha güneyde koşullar daha da kuraktı. Viranşehir ve Nisibin’in (Nusaybin) güneydoğusundaki topraklarda Çağ Çağ Nehri ve Dicle’nin yanı sıra birkaç dere vardı. Bununla birlikte bu akarsular küçüktü ve sulama sistemlerini desteklemek için yetersizlerdi. Bu durum tarımsal ekim için uygun verimli arazinin sınırlı miktarda kalmasına yol açıyordu.

Yağışa fazlasıyla bağımlı olan Mardin ve Midyat, diğer başlıca tarım bölgeleri arasındaydı. Nitekim 19. yüzyılın ikinci (1844-1846) ve son (1879-1895) çeyreğinde meydana gelen iklimsel felaketler silsilesi buradaki sosyal ve ekonomik hayatı darmadağın etti. Bu felaketlerle birlikte büyük hayvan ölümleri yaşanmıştı.

1870’lerin sonlarından itibaren kırsaldaki hayat kuraklık nedeniyle kesintilere uğramış, bu süreç örneğin Mardin dolaylarında yüzlerce köyün terk edilmesiyle sonuçlanmıştı. Buna karşılık yerel halk, sulama da dahil olmak üzere su kuyuları ve sarnıçlar inşa ederek kurak koşulları dengelemeye, daha doğrusu bu zor durumla baş etmeye çalışıyordu. Bu sulama kuyuları sayesinde bölgede tütün başta olmak üzere ticari tarım ürünleri yetiştirilebildi.

 

Diyarbakır’ın kuzeydoğusundaki dağlık alanda kışlar soğuk ve sert geçiyordu. Eriyen kış karları her nevi hayvancılığı sürdürülebilir kılan otlakların oluşmasına meydan veriyordu. Bu kare Kulp’tan. (Fotoğraf: DİFAK, 2015)
Diyarbakır’ın kuzeydoğusundaki dağlık alanda kışlar soğuk ve sert geçiyordu. Eriyen kış karları her nevi hayvancılığı sürdürülebilir kılan otlakların oluşmasına meydan veriyordu. Bu kare Kulp’tan. (Fotoğraf: DİFAK, 2015)

Bu üç ekolojik bölge içindeki coğrafi farklılıklar, bazı ekolojik bölümleri değişen yağış düzenlerine karşı daha savunmasız hale getiriyordu. Dağlık kuzeydoğuda, Malatya, Harput, Çapakçur, Kulp ve Lice civarında, kışlar aşırı soğuk geçme eğilimindeydi. Kış karı, yaz aylarında yüz binlerce küçük ve büyükbaş hayvanı besleyen son derece besleyici otun yaylaları baştan başa sarmasını olanaklı kıldı. Diyarbakır ilini çevreleyen orta platoda daha az yağışla da olsa yazlar sıcak, kışlar soğuk geçiyordu. Daha güneyde ise iklim çöl koşullarına benziyordu; yazlar sıcaktı. Buralarda Temmuz ve Ağustos aylarında sıcaklıklar zaman zaman 40 derecenin üzerine çıkıyordu.

Yükselti ve yağış farklılıkları nedeniyle bu bölgelerin arazi kullanımı ve yerleşimi de değişiklik gösteriyordu. Verimli toprakları ve sulamayı mümkün kılan zengin su kaynakları sayesinde Diyarbakır Havzası bölgede tarımın en yoğun yapıldığı bölüm oldu. Fırat Nehri’nin çeşitli kollarının suladığı Malatya ve Harput Ovası, orta bölgeye göre daha az işlenmişti.

Diyarbekir’in güney kesimi büyük ölçüde bağ ve otlaklarla kaplıydı. Meşe en yaygın ağaçtı, tipik olarak alçak ve bodur ve bazen de kısa çalılar şeklindeydi. Meşe ağacının yanı sıra inşaat endüstrisi açısından en kullanışlı ağaç olan kavak, özellikle köylerin çevresinde yüksek neme sahip topraklarda yetişiyordu. Diyarbekir ilinin kuzeydoğusundaki dağlar arasında uzanan meralarda iyi otlaklar vardı. Karacadağ eteklerindeki yaylalar bölgenin ortasında yer alan bir diğer önemli otlak alanıydı. Bunun dışında Mardin ve güneyinde özellikle de Kuzey Mezopotamya’nın düzlük alanlarında oldukça verimli otlaklar bulunuyordu.

20. yüzyılda Diyarbakır ve çevresi, ekolojik çeşitliliği de etkileyecek çevresel değişimler yaşadı. Bu yıkıcı süreçte önemli faktörlerden biri de barajlardı. Bu fotoğraf Keban Barajı’nın 1972’deki inşaatından. (Fotoğraf: Mehmet Mercan)
20. yüzyılda Diyarbakır ve çevresi, ekolojik çeşitliliği de etkileyecek çevresel değişimler yaşadı. Bu yıkıcı süreçte önemli faktörlerden biri de barajlardı. Bu fotoğraf Keban Barajı’nın 1972’deki inşaatından. (Fotoğraf: Mehmet Mercan)

Bütün bu coğrafya ve bitki örtüsü 20. yüzyılda büyük bir değişim geçirmeye başladı. Bu, insan eliyle gelişen bir dönüşümdü. Ulus-devletle birlikte genişleyen kontrol mekanizmaları ve teknokratik anlayışın merkezde planlayıp kırsalda uygulamaya soktuğu sistematik politikalar ile büyük bir çevresel yıkım insan eliyle inşa edilmeye başlandı.

Bugün bütün bölgeyi boydan boya saran barajlar silsilesi sadece derin akarsu vadilerini, kasabaları ve on bin yıllık antik şehirleri sulara gömmüyor. Barajlar aynı zamanda bu coğrafyadaki endemik bitki örtüsünü ve yaban hayatı da sular altında bıraktı. Dahası devasa baraj gölleri bölgenin kurak ve yarı-kurak ikliminde değişiklikleri beraberinde getirmeye başladı.

Ahmed Arif’in betimlediği Diyarbekir, şiir dizelerinde ve arşiv belgelerinde kaldı. Bugün artık başka bir Diyarbakır, başka bir çevre, başka bir bitki örtüsü ve başka bir iklim var.

Yarın ne olacağını ise bugünün çevresel yıkımı ve talanı belirleyecek.

Metin: Yrd. Doç. Dr. Zozan Pehlivan, Çevre tarihçisi

Kapak fotoğrafı: Mehmet Masum Süer

 


 

KAYNAKÇA

• Ateş, S. (2013) The Ottoman-Iranian Borderlands: Making a Boundary, 1843-1914, Cambridge University Press, Cambridge.
• Aydıner, M. (2008) “XVIII. Yüzyılın İkinci Yarısında Diyarbakır’da Büyük Kıtlık”, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Diyarbakır, Cil 1, (ed.) Bahaeddin Yediyıldız ve Kerstin Tomenendal, Türk Kültürü’nü Araştırma Enstitüsü, Ankara: 275-86.
• Beysanoğlu, Ş. (1962) Diyarbakır Coğrafyası, Şehir Matbaası, İstanbul.
• Brant, J. (1840) “Notes of a Journey Through a Part of Kurdistán, in the Summer of 1838”, Journal of the Royal Geographical Society of London, 10: 341-434.
• van Bruinessen, M. ve Boeschoten, H. (ed.), (1988) Evliya Çelebi in Diyarbekir: The Relevant Section of The Seyahatname, E.J. Brill, Leiden.
• Dickson, B. (1910) “Journeys in Kurdistan”, The Geographical Journal, 35(4): 357-78.
• Erler, M. Y. (2010) Osmanlı Devletin’de Kuraklık ve Kıtlık Olayları, 1800-1880, Libra, İstanbul.
• Ertem, Ö. (2012) Eating the Last Seed: Famine, Empire, Survival and Order in Ottoman Anatolia in the Late 19th Century, Doktora Tezi, European University Institute.
• Husain, H. F. (2020) Rivers of the Sultan: The Tigris and Euphrates in the Ottoman Empire, Oxford University Press, Oxford.
• Kasaba, R. (2009) A Moveable Empire: Ottoman Nomads, Migrants, and Refugees, University of Washington Press, Seattle.
• Ertaş, K. (2015) Osmanlı İmparatorluğu’nda Diyarbakır Ermenileri, Ragbet Yayınları, İstanbul.
• Maunsell, F. R. (1896) “Eastern Turkey in Asia and Armenia”, Scottish Geographical Magazine, 12(5): 225-41.
• Maunsell, F. R. (1894) “Kurdistan”, The Geographical Journal, 3(2): 81-92.
• Pehlivan, Z. (2020) “El Niño and the Nomads: Global Climate, Local Environment, and the Crisis of the Pastoralism in Late Ottoman Kurdistan”, Journal of Economic and Social History of the Orient, 63(3): 316-356.
• Pehlivan, Z. (2019) “Küresel Perspektifle Bölgesel Olana Bakmak: Osmanlı Kürdistanı’nın Çevre Tarihi [Seeing Regional Events from A Global Perspective: Environmental History of Ottoman Kurdistan]”, Toplumsal Tarih, 312: 38-43.
• Pehlivan, Z. (2016) Beyond “the Desert and the Sown”: Peasants, Pastoralists, and Climate Crises in Ottoman Diyarbekir, 1840-1890, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Queen’s University.
• Pehlivan, Z. (2016) “Abandoned Villages in Diyarbekir Province at the end of the ‘Little Ice Age’”, The Ottoman East: Trans-regionalism, Fluid Identities and Local Politics in the 19th and 20th Centuries, (ed.) Yaşar Tolga Cora, Dzovinar Derderian ve Ali Sipahi, I. B. Tauris, New York ve Londra: 223-246.
• Salzmann, A. (2004) Tocqueville in the Ottoman Empire: Rival Paths to Modern State, Brill, Leiden.
• Saraçoğlu, H. (1989) Doğu Anadolu Bölgesi, Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul.
• Sözer, A. N. (1984) “Güneydoğu Anadolu’nun Doğal Çevre Şartlarına Coğrafi Bir Bakış”, Ege Coğrafya Dergisi, 2: 8-30.
• Tabak, F. (1988) “Local Merchants in Peripheral Areas of the Empire: The Fertile Crescent during the Long Nineteenth Century”, Review, 11(2): 179-214.
• Yılmazçelik, İ. (1995) Yüzyılın İlk Yarısında Diyarbakır, 1790-1840: Fizikî, İdarî ve Sosyo-Ekonomik Yapı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.

SERGİ KÜNYESİ

 

Katkıda bulunan yazarlar

Prof. Dr. A. Selçuk Ertekin, Prof. Dr. Sabri Karadoğan, Yrd. Doç. Dr. Zozan Pehlivan, Prof. Dr. Erhan Ünlü, Zeki Fırat Yıldırım

Sergi editörü

Pınar Öğünç

Çeviri

Berivan Karatorak (Kürtçe), Nazım Dikbaş (İngilizce)

Son okuma

Eren Ünal (Türkçe & İngilizce), Abdulsıttar Özmen (Kürtçe)

Tasarım

Fika