Ara
SERGİLER
GELİNLE DAMAT OLMANIN KADİM HİKÂYESİ
GELİNLE DAMAT OLMANIN KADİM HİKÂYESİ
Çeyiz hazırlığından düğün danslarına, evliliğe giden yolu gelenekler belirliyor. Bu kare Karacadağ’da bir düğünden. (Fotoğraf: Tamer Pınar)

Yeni bir ailenin, “yuvanın” kuruluşu bin yıllar içinde birikmiş bir dizi âdetle hayata geçiyor. Müstakbel çiftin birbirlerini seçerken ve hayatlarını birleştirirken çok fazla irade gösteremediği, kendilerini geleneğe bıraktıkları bu sürecin, kız isteme, çeyiz, nişan, şerbet, düğün, gerdek gibi her ritüeli ayrı simgelerle dolu.

Diyarbakır kültüründe bu evrelerin nasıl yaşandığını, Diyarbakır’ın “toylarını” araştırmacı, yazar Birsen İnal yazdı. Süryani geleneklerine göre evliliğe uzanan yolu ise Can Şakarer anlattı.

“Toy” adı verilen düğünler eskiden üç, hatta yedi gün, yedi gece sürerdi. Her biri sosyal hayatta önemli yer tuttuğundan kimi düğünler sonra yıllarca konuşulurdu. (Fotoğraf: Mahmut Boz arşivi)

Eskiden Diyarbekir’de düğüne “toy” denirdi. Toylarımız üç gün, üç gece sürerdi. Bazı aileler bu eğlenceleri yedi gün, yedi geceye çıkarırdı. Nişanlar, düğünler, sünnetler sosyal yaşamda büyük yer tuttuğundan, her şeyin eksiksiz ve en güzeli olması için kız ve erkek tarafı titizlikle çalışırdı. Çünkü mahallede iki tarafın hazırlıkları, eksikler, yapılan alışverişler, kim ne taktı, kim ne giydi, çalgıcılar, ikramlar, gelin konvoyu, bahşişler, gelinin gülmesi, suratının asık olması, oynaması, her şey, aylar hatta yıllarca konuşulabilirdi. Kiminin asaleti, kiminin sefaleti dile dolaşırdı.

Erkek çocuğu evlenme çağına gelen anneler, önce kendilerine sosyal ve kültürel açıdan uyacak, iyi bir aileden, becerikli, saygılı ve tabii güzel olan bir gelin adayı aradıklarını eşe, dosta haber verirdi. En uygunu damat adayına uzaktan gösterilirdi. Kız “istenmeden”, kızla oğlanın görüşmeleri mümkün değildi. Hatta öyle ki, birçoğu eşini gerdek gecesi görürdü.

Kız görmeye genelde perşembe günü gidilirdi. Heyecan içinde karşılanan görücüler evin en büyük odasına alınırdı. Ailenin en saygın, ağzı iyi söz yapan üç-dört kadınından oluşan görücüler, kızı, ailesini, evin sağını solunu iyice süzgeçten geçirerek halı-hasır altından sedir altına, lamba şişesinden kapı eşiğine kadar her yeri titizlikle denetlerlerdi. Gelin adayı ve yanında “diyazasının qızî” (teyzesinin kızı) içeri girer, bu gözlerin baskısı altında büyüklerin ellerini öperlerdi. İkramda bulunmak üzere kız tarafı dışarı çıkınca merakla birbirlerine sorular sorardı görücüler.

Kız beğenilmişse hâl hatır sorma faslından sonra görücülerden en saygını büyük “bibi” (hala) kızı isterdi. Bibi konuşurken oğlanın “dazosî” (damadın teyzesi) elindeki “tentene qoqası”nı (dantel yumağı, koka) bilerek sedirin altına doğru yuvarlardı. Bu, sedirin altında toz var mı diye bakmak için bir testti.

Kız evi naz evi, denir. Bazen bir hafta, bazen bir ay gibi süre istenir, damat adayı ve ailesi ince eleyip sık dokuyarak sorup soruşturulurdu.

Birsen İnal, Araştırmacı, Yazar

Karar alındığında damat adayına söyleme gereği bile duyulmadan babaya müjde verilirdi. Hayırlıdır diye perşembe akşam namazından sonra aile büyüklerinden oluşan bir heyetle kız evinin kapısı çalınırdı. Hoşbeşten sonra oğlanın büyük dayısı tarafından “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle” diye başlanarak kız istenirdi. Kızın babası da kendi aile büyüklerinden birine sözü vererek kızı verdiklerini belirttikten sonra, hoca dua okur, ardından gençler el öperdi. Başlık parasının erkekler tarafından belirlenmesiyle ikramlara geçilirdi.

Bir ay sonrasına söz alınan şerbet içmek geleneği, şimdiki söz kesme gibiydi. Şerbetten üç gün önce erkek tarafı büyükçe bir sininin içine, gelin için bir takım iç dış elbise, terlik, çorap, nişan yüzüğü, bilezik, kolonya, gül suyu, bisküvi, lokum, şerbet boyası gibi nişanlıkları dizer, üstünü atlas bohçayla kapatırlardı. Mahallenin naturası¹ nişan sinisini, evin hamalı da bir çuval şekeri yüklenir, kız evine gönderilirdi.

Şerbet içmeye iki tarafın birinci dereceden akraba büyükleri davet edilir, gençler çağrılmazdı. Öncesinde gelin kuaföre götürülmez, hatta bazı ailelerde düğünden önce kızın kaşına yüzüne dokundurulmazdı. Saçını abartıya kaçmadan arkadaşları şekillendirirdi. Bir gün önceden çaput ya da kablolarla lüle yapmak üzere sarılırdı. Genelde mavi ya da pembe renkte saten düşes kumaşından, göğüs kısmı damla boncuklarla işli, kolları organzeden şerbet elbisesi Ermeni ya da Süryani kadın terzilere diktirilirdi.

Şerbette kadınlarla erkekler ayrı odalara alınırdı. Önceden kararlaştırılmışsa dinî nikâh da o akşam babaların vekâletiyle kıyılırdı. Mutlu evliliği olan, çocuklu birine yüzük taktırılırken zılgıtlar yükselirdi. Yüzük takıldıktan sonra kırmızı, desenli cam şerbet takımıyla ya da hacıların getirdiği metal bardaklarla kırmızı şerbet, arkasından lokum, bisküvi dağıtılırdı.

Şerbette eğlence pek olmazdı. Kadınlar karşılıklı söyler oynar, bazen de darbuka, tef çalarlardı.

İki bayram arası düğün yapılmazdı. Kurban Bayramı sonrası nişan için söz alındıktan sonra şerbet töreni sona ererdi. Sıra çeyiz hazırlıkları ve nişandaydı.

Birsen İnal

¹ Natura: Hamam müşterisinin eşyalarını hamama ve geri evlere taşıyan kişi.
Bugünlerin söz kesme törenine benzeyen “şerbet içme” geleneğinde, yüzükler takıldıktan sonra özel takımlarla sunulan şerbetler içilirdi. (Fotoğraf: Meral Özdemir)
Bugünlerin söz kesme törenine benzeyen “şerbet içme” geleneğinde, yüzükler takıldıktan sonra özel takımlarla sunulan şerbetler içilirdi. (Fotoğraf: Meral Özdemir)
Nişan eğlencelerinde kadın oyunları, Diyarbakır folklorunun hep önemli bir parçası oldu. (Fotoğraf: Darap Işık arşivi)

Nişan eğlencesi, şerbet töreninin daha büyük çaplısıydı. Davetiyenin icat olmadığı günlerde her mahallede daveti duyuran kadın indekçiler (okuyucu) bulunurdu. İndekçiliği mahalleyi iyi bilen, ağzı güzel laf yapan, biraz da maddi durumu iyi olmayan kadınlar yapardı. Koluna kırmızı şifon bağlar, kapıları çalarak eş, dost, hısım, akraba ve komşuları davet ederdi.

Davet edilmeden kimse asla gelmezdi. Avludaki oturma planı buna göre yapılırdı. İleri gelenler, yaşlılar yukarı başta, sesi güzel olanlar, güzel oynayanlar çalgıcıların yakınında, gençler aşağı başta otururlardı. Davetsizlerin bazıları da sokak kapısından bakardı. Kız evi avlunun bir tarafında, oğlan evi de diğer tarafta ayrı otururlardı. Oğlan evi gelmeden eğlenmeye başlanmazdı. O zamanlarda düğün, nişan gibi eğlencelerde Çalgıcî Êyşe, Hedî ile Medî çalar söylerdi. Eskiden nişan ve kız kınasında kadın çalgıcılar tercih edilirken, yıllar içinde Kenan Temiz, İbrahim Macit gibi birçok genç de çağrılmaya başlandı. Erkek çalgıcılar kadın eğlencelerinde gerilen bir perde arkasından sahne alırdı.

Avlunun ortasına gelin için süslü örtülerle bezeli bir sandalye konurdu. Sesi güzel ve yanık bir kadının okuduğu maya eşliğinde, bir kolunda kız, bir kolunda oğlan tarafından genç kadınlar olan gelin ortaya gelirdi. Başına pul, renkli gelin şekeri ve madeni paralar dökülürdü. Paraları toplamak çocuklar için büyük zevkti. Zavallı geline gülmek yasaktı, başı önde, yüzü asık olmalıydı. Tebessüm etse ya da başını dik tutsa, oynarken az hareketlense fısıltılar alır başını giderdi.

Biraz oynandıktan sonra zılgıtlarla nişan sinisi getirilir, espriler, gülüşmeler sürüp giderdi. “İkizlere şapka”, “şeker torbası” kadınlar arasında iç çamaşırlarına verilen adlardı. Takılar tek tek gösterildikten sonra, elti ya da görümce tarafından geline takılırdı. Konu komşu ise eksikleri tamamlama adına daha ziyade çeyizlik eşya getirirdi. Kimse eli boş gelmezdi.

İkram vaktinde önden şerbet, arkasından bisküvi ile lokum gezdirilirdi. Daha sonra da Diyarbakır folklorunda yeri ayrı olan kadın oyunları oynanırdı. Bunların en ünlüsü bir kadının baba, diğerinin kız rolünü üstlendiği bıçak oyunuydu. Oyunu iyi bilen kişi adeta kolundan çekiştirilerek, ısrarla oyuna kaldırılırdı. Davet edilmeden oyuna kalkmak ayıp sayılırdı.

Birsen İnal

“Qız beşikte, çeyizî sandıxta” atasözü, Diyarbekirli kız analarının kulağından çıkmayan bir küpedir. Bu nedenle kızı olan kadınlar yıllar öncesinden sandığa çeyizlik atmaya başlardı. Kültürel aktarımın araçlarından olan çeyize annenin verdiği önem, bu karşılıksız emek, kızına duyduğu sevgi kadar annenin maharetini de gösterirdi. Takılar oğlan, çeyiz ise kız evinin yüz akıydı. Anne mutlaka kendi çeyizinden de kızına birkaç parça saklardı. Çeyiz hazırlığında çok becerikli olan Hıristiyan komşularımız her tür desteği verirlerdi.

Evlilik aşamasına gelindiğinde de önce eksikler listelenirdi. Gerek akrabaların gerekse komşuların maharetli kadınları ve kızları çeyize yardım için yarışırdı. Alışveriş, düğün hazırlıklarının en zorlu etaplarındandı. Alınacaklara gelinin bibisi, diyazası, yengesi sanki kendileri kullanacaklarmış gibi karar verdiğinden, bu süreçte çok yüzük atıldığı olurdu.

Çeyizin en önemli kısmı olan gelin yatağı, bu konuda usta kadınlara yaptırılırdı. Atlastan yorgan yüzlerinde, en çok mavi, pembe ve leylak tercih edilirdi. Döşek yüzü daniskadan, yastık köşeleri yorganın atlasından yapılırdı. Sonradan yastık köşelerinin üstünü tümden kaplayan danteller moda oldu.

Çeyiz hazırlandıktan sonra bir de serme geleneği vardı. Her şey sandıklardan, bohçalardan çıkarılıp yıkanır, ütülenirdi. Çeyiz sergileme her daim bir gösteriş vesilesi de olurdu. Bir kızın çeyizinin olmaması ya da az olması ayıplanırdı.

Çeyiz serilirken kız ve oğlan evinin eşyaları ayrı ayrı, belli âdetlere göre serilirdi. Her mahallede bu işi sanat edinip güzel seren sergici kadınlar vardı. İplere askılarda mantolar, tayyörler, entariler, bluzlar asılırdı. Karyola ve mutfak takımları, işlemeleri gözükecek şekilde iplere serilirdi. Çeyiz sergisi içinde en dikkati çeken bu bölümdü. Bakanı dağ çiçekleriyle dolu dağlara, kır çiçeklerinin açtığı kırlara, renk renk gülleriyle gülizarlara götürürdü. İpek iplerle, kurdelelerle, kırma gümüş tellerle yapılan örtüler, bohçalar, seccadeler, hamam örtüleri, para keseleri, ilginç stilize modellerle görücüye çıkardı.

Birsen İnal

Çeyizin birçok parçası, uzun zamana yayılmış ince bir el işinin ürünüydü. Bu emeği düğün öncesi sergilemek de ayrı bir maharet gerektiriyordu. (Fotoğraf: Meral Özdemir)

Kanaviçeyle nakış edilen efsanevi Şahmeran tabloları her çeyizin vazgeçilmeziydi. Maharetle, sevdayla ilmek ilmek dokunan Kürt kilimleri ve halıları da başköşede yerlerini alırlardı.

Çeyizde önemli bir parça da hediye bohçalarıydı. Oğlanın birinci dereceden yakınlarına, sağdıç ve sağdıç hanımına ayrı ayrı bohça hazırlanırdı. İçlerinde en önem verileni, gelinin bizzat işlediği damat bohçasıydı.

Çeyiz üç gün serili kalırdı. Bazı ailelerde çeyiz sayılır, çift nüshalı ara senedi gibi bir belge oluşturulurdu. Çeyiz gelinin malı olurdu. Nadiren de olsa bir anlaşmazlık çıkarsa listedeki çeyizin tümü ya da ederi geline verilirdi.

Gelin odası özene bezene gelinin çeyiziyle süslenirdi. Pirinç karyolanın bulunduğu duvar, halısız olmazdı. Bakanı masal dünyasına götüren bu duvar halılarında kız kaçıran, kahveci güzeli, geyik ve tavus kuşu desenliler en çok tercih edilenlerdendi. İki gözlü ceviz gardırop, ceviz sandık, sandığın üstünde ceviz kafes, fildişi çekmece, üstünde gümüşten mücevher kutusu, sedir ve ceviz komodin, gelin odasının başlıca eşyalarıydı.

Birsen İnal

Sandık, gardırop gibi çeyiz eşyalarının arasında dikiş makinesinin ve yazma sandığının (kafes) yerleri ayrıydı. Bu karedekiler, “Diyarbakır’ın hamamları” bölümünde çocukluğunun hamam ritüellerini anlatan Diyarbakırlı Remziye Özakbulut’un çeyizinden. (Fotoğraf: Eren Karakuzu)
Sadece erkeklerin katıldığı damadın kına gecesinde, arkadaşları avlunun ortasında oturan damadın etrafında, kına sinisi elden ele gezerek dönerlerdi. Bu sırada Kürtçe, Türkçe ve Arapça kına türküleri söylenirdi.

Kına gecesinden bir gün önce gelin, arkadaşları ve ailesiyle hamama giderdi. Kız kınası salı, oğlan kınası ise çarşamba akşam olurdu. Bazı aileler ikisini aynı gün yapardı. Kına için özel bakır leğenler vardı. Kına toz halinde bu leğene konur, üstü renkli gelin şekerleri ve sırma tellerle süslendikten sonra oğlanın annesinin hazırladığı ipekli “qademe boxça”ya (altın veya gümüş iple işli, saten ya da kadife bohça) sarılırdı. Kına bohçası mahallenin naturasının başına konarak mumlar ve çerezlerle beraber iki üç kadın eşliğinde kız evine gönderilirdi. Bu esnada tîlîlî (zılgıt) sesleri yüzünden küçelerde (sokak) herkes kapı pencereye koşuştururdu.

Oğlan kınası genelde çalgılı, içkili, mezeli olurdu. Müslüman inancına göre içki haram sayılsa da kimse bu yanından bakmazdı. Diyarbekir’de kavimlerin iç içe yaşamasının bunu doğallaştıran bir etkisi olmuştu.

Geline bazen gelinliği, bazen kına elbisesi, bazen de Maraş işi bindallı ile ipek şalvar giydirilirdi. Kına yoğurma işi bir merasimdi. Kına “azep” (bêkar), gücü yerinde, kıvamını tutturabilen, deneyimli bir kız tarafından, zılgıt ve dualar eşliğinde yoğrulurdu. Eğlence sürerken, önde oğlan evinden iyi oynayan birinin elinde kına sinisi, arkasında gelin ve diğer kızlar, zılgıtlarla avluya çıkar, büyüklerin elleri öpüldükten sonra süslü sandalyelere otururlardı. Mumlar bitene kadar sini elden ele dolaşarak sazsız kına türküleri söylenirdi. Kına yakmadan önce damadın annesi gelinin avucuna altın koyardı. Kına formalite icabı gelinin sadece sağ avucuna sürülür, altın da üstüne bırakılarak annesinin hazırladığı ipek mendille eli sarılırdı. Bu esnada sesi güzel bir kadının okuduğu uzun ve yanık havalarla gelin ve annesi ağlatılırdı.

Oğlanın evindeki kına gecesi de havanın kararmasıyla başlardı. Gelenlerin çoğu lacivert ya da kahverengi takım elbise, Mongol ipeğinden beyaz gömlek giyerdi. Gömleğin üst düğmelerinin açık olması kabadayılık raconuydu. Yumurta topuklu Jakola model veya beş bağlı ayakkabılar içine giyilen beyaz çoraplar mutlaka görünürdü. Damadın yakın arkadaşları, özellikle yöre oyunlarını güzel oynayanlar şalvar giyer, bellerine Acem, Lahor veya Agabani ipek kuşak bağlarlardı. Erkek kınasını kadınlar ancak damdan izlerlerdi.

Damada kına gecesi için özel kıyafet alınmaz, kına yakılıncaya kadar davetlilere en çok hizmeti o ederdi. Çalgıcıların kına havası başladığında, arkadaşları avlunun ortasında kanaviçe işli, süslü yastık üstüne oturan damadın etrafında, kına sinisi elden ele gezerek dönerlerdi. Kına türküleri Kürtçe, Türkçe ve Arapça atışmalar şeklinde söylenirdi. Güveyinin oyuna kalkmasıyla davetliler başına para atma yarışına girerdi ki, bunlar çalgıcıların en keyifli anlarıydı.

Birsen İnal

Geçmişte gelin ailesinin evinden yürüyerek alınırdı. Bu zamanla arabayla yapılmaya başlandı. Gelinin oğlan evine girişi de bir dizi ritüelle gerçekleşiyordu. (Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe)

Düğün sabahı sağdıcın karısı ve görümce, gelini “ondêleci”ye (kuaför) götürürdü. Düğünün masrafları oğlan evine aitti. Gelinin saçı ve makyajı bittikten sonra gelinliği giydirilip baba evine bırakılırdı.

Çorap giydirilirken gelinin annesi çorabın içine para bırakırdı. Gelin, oğlan evine gittiğinde bu parayı ayağını yıkayan kadın alırdı. Gelinin ayağını, fakir bir kadın ibrikle su dökerek leğen içinde yıkardı. Kaynana leğendeki suyu bereket getirsin diye kilere serperdi.

Gelin, giyindikten sonra babasının ve aile büyüklerinin ellerini öperek vedalaşırdı. Özellikle kız ile babanın sarılıp ağlaması herkesi ağlatırdı.

Gelin götürme eskiden yaya olarak yapılırdı. Gelinin kollarına iki kişi girer, önde onlar, arkada kalabalık, zılgıtlarla sokaklarda yürürlerdi. Daha sonraları gelin arabayla götürülmeye başlandı. Gelin baba evinden alındıktan sonra şehir içinde gezdirilerek êl kapısı¹ dedikleri kapıdan birtakım badireleri atlatarak avluya ayak basardı. Her biri ayrı anlama gelen ilk badire, damat ve sağdıç tarafından damdan başına şeker ve bozuk paralar dökülmesini atlatmaktı. Eline verilen ve içinde bir demet maydanoz olan su dolu testiyi, gözleri peçe ve duvakla örtülü olduğundan görmeden hızlıca yere vurup kırdıktan sonra, eline tutuşturulan yumurtayı da kapıya vurup kırardı. Sırada kaynananın bacaklarının arasından geçmek vardı. Kaynana bir elinde Kur’ân-ı Kerim diğer elinde bıçak kapıda beklerdi. Gelin kaynananın açtığı bacaklarının arasından iki büklüm geçerek badireleri atlatmış olurdu.

Oğlan evi düğün yemekleri için sabah ezanında “nıqra”ları² sacayağının üstüne bırakırdı. Düğünlerin vazgeçilmezi, yazın tırşik, pilav, dolma, kış aylarında ise kuru fasulye ve pilav olurdu. Baklava, sargı burma, zerde ve su böreği önceden elbirliğiyle yapılırdı.

Öğlen namazından çıkan cemaat topluca düğün evine gelir, okunan mevlidin ardından yemek yenirdi. Mahallenin fakirleri, delileri, çocukları bu yemeklerden bolca nasiplenirdi. Kız tarafı akşam eğlencesine kalmaz, yemekten sonra sokağın başına kadar uğurlanırdı. Bu arada akşam damadın tıraşı ve giydirme eğlencesi için yavaş yavaş erkekler, çalgıcılar gelmeye başlamış olurdu.

Birsen İnal

¹ Êl kapısı: Yabancı kapısı. Eski Diyarbakır’da koca kapısı için bu terim kullanılırdı.
² Nıqra: Büyük, iki kulplu bakır kazan.

Düğünün son aşaması gerdek gecesiydi. Avluda eğlence devam ederken sağdıcın hanımı ve oğlan evinde kalan bir yakını gelinin koluna girerek odasına götürürlerdi. Yüzüne duvağı örterek damat odaya gelinceye kadar gelini beklerlerdi. Bu arada doğacak ilk çocuk erkek olsun diye zifaf (gerdek) yatağının üstüne erkek çocuk yatırılırdı.

Gelin odasına sağdıç tarafından hazırlanan üstü her türlü mevsim meyveleri, şekerlemeler ve çerezlerle dolu bir sini konurdu. Gelinle damat zifaftan önce bu sinideki yiyeceklerin her birinden mutlaka biraz tadardı. Bu siniden yenenlerin, kişiye cennette sunulacağına inanılırdı. Bu nedenle “teberik” olarak adlandırılan bu yiyecekler düğün sabahı herkese tattırılırdı.

Gerdek gecesi damadı, berberi törenle tıraş ederdi. Tıraş esnasında davetliler berbere bahşiş diye peşkire para takarlardı. Bu tıraş damadın ömrünce olduğu en uzun tıraştı. Hem gerdek heyecanı bakımından hem de gerçekten berber uzattıkça uzatırdı. Tıraş esnasında “Berber” türküsü söylenir türkü arasında da “Berber Gazeli” okunurdu.

Şarkılarla türkülerle, mayalarla elden ele gezen giysileri bir bir giydirilen damadı, arkadaşları oturduğu sandalyeyle birlikte üç defa havalara kaldırır, indirirlerdi. Düğünün sona erdiği anons edilirken son kez güveyi ve arkadaşları Diyarbekir erkek halayını oynardı.

Birsen İnal

Düğün günü yapılan “damat tıraşı”, eğlencenin önemli bir parçasıydı. Sırada “gerdek” olduğundan, damadın heyecanını artırmak için tıraş uzun tutulurdu.
Düğün eğlencesi bittikten sonra bazı davetliler kalır, gazeller ve mayalar eşliğinde damadı sokaklarda gezdirerek nihayetinde evinin kapısına bırakırlardı. (Fotoğraf: Mahmut Boz arşivi)

Eğlence bittiğinde davetlilerin bir kısmı gider, kalanlar güveyiyi gezdirirlerdi. Gazel veya maya okunurken grup durarak mayayı dinler, bitince tekbirlerle yürürlerdi. Güveyi alayı, dar küçelerden geçerken camlardan, kapılardan, damlardan meraklı gözler onları izlerdi. Damat gezdirilirken uğursuzluk getireceğine inanıldığından ve cinlerden korkulduğu için örtme¹ altlarından geçilmezdi. “Küçe qapîsı”na (sokak kapısı) gelindiğinde kına akşamı kız evinden çalınan bardak, damadın eline verilerek kırması istenirdi. Damat bardağı kırdıktan sonra âdet üzre “Belen kuvvet” denilerek arkadaşları tarafından beline vurularak kapıdan içeri sokulurdu. Bele vurma bazen o kadar abartılırdı ki damat enikonu dayak yemiş olurdu. Sağdıcın dışında herkes evinin yolunu tutardı. Damat abdest aldıktan sonra annesinin elini öper, hayır dualarını alırdı.

Gelin, güveyiyi (damat) ayakta karşılardı. Güveyi gelinin serdiği seccadede iki rekat namaz kılar, duvağını açmadan önce geline yüz görümlüğü verirdi. Yüz görümlüğü olarak genelde beşibirlik takılırdı.

Birbirini hiç görmeden zifafa giren iki genç, var olan bir rahatsızlıktan ya da zifaf gecesinin heyecanından dolayı bir olumsuzluk yaşarsa sağdıç, güveyiyi apar topar Dingilhava, Küpelî, Balıxlî havuzlarından birine götürürdü. Durumda değişiklik olmadıysa bazı ailelerde töre öne çıkar ve gelin derhal baba evine geri gönderilirdi.

Düğünden on gün sonra başlayan gelin görme gezmeleri neredeyse bir yıl sürerdi. Yakın, uzak tüm akrabalar, kirveler, ahbaplar, komşular durumlarına göre ayarladıkları hediyeleriyle gelin görmeye giderlerdi. Hediyeler yeni kurulan yuvanın ihtiyaçları, eksikleri göz önünde tutularak seçilirdi. Misafirlere kahve, çay, mevsim yaz ise limonata, çörek veya evde hazırlanıp mahalle fırınlarında pişirilen zencefilli, kuru incirli ve kuru üzümlü “kehkî” ikram edilirdi.

Birsen İnal

¹ Örtme: Sokak üzerini örten tonozlu yapı.
Evlenme çağına gelmiş Süryani gençlerin birbirine uygun olup olmadığına önce aileler karar verir, gençler daha sonra tanışırdı. Fotoğraf Keldani Maria ve Ferit Kasar’ın evlilik töreninden. (Kasar ailesi arşivi)

Diyarbakır’ın eski günlerinde Süryani gençleri için evliliğe uzanan yol geleneklerle bezeliydi. Askerliğini yapmış, evlenme çağı gelmiş gençler için gerek komşuları, gerekse akrabaları “Haydi bu çocuğu evlendirin, mürüvvetini görelim” diye anne ve babaya telkinlere girişirler. Aile büyükleri de, çevresindekiler de böylece uygun aday bakınmaya başlar. Biz Süryaniler biraz kapalı bir toplum olduğumuzdan dolayı, bir genç kızla bir delikanlının dışarıdan görüşüp evlenmeye teşebbüs etmeleri enderdir.

Komşuların ve akrabaların tavsiye ettikleri aile kızlarını önce aile büyükleri inceler, karar verilirse kızın ailesine duyurulur. Daha sonra gençlerin birbirlerini görmeleri için zemin hazırlanır. Bu genellikle kilise veya müşterek bir ahbabın evinde olur. Kızın ailesiyle samimiyet varsa evlerine de gidilebilir. Gençler birbirlerini görürler ve iki taraf da tamam derse, bu defa evlerine kızı istemeye gidilir. Böylelikle iş resmiyet kazanır.

“Kız evi naz evi” diye bir deyim vardır. Kızın ailesi düşünmek için zaman ister, sonunda da eve davet ederler. Böylelikle kızın evine tekrar gidilir ve istenir. Kızın akrabaları sözü birbirlerine havale eder, sonunda da aile büyüklerinden biri “Hayrını görün” diyerek kızı verir. Bu sırada erkek tarafı kıza bir takı takar. Bu genellikle dinimizin sembolü olan bir altın haçtır. Böylece söz kesilmiş olur.

Can Şakarer, Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı

Bir müddet sonra erkek tarafı, kız tarafına nişan takmaya gelme niyetlerini bildirir. İki tarafın anlaştığı tarihte erkek tarafı kıza takacağı takıyı, vereceği hediyeleri, içki sepetini, çeşitli çikolata ve badem şekerinden oluşan tepsiyi hazır eder. Kız tarafı da gelecek misafirleri ağırlamak için çeşitli mezeler, yemekler hazırlarlar.

Kararlaştırdıkları gün erkek tarafı, papaz, sağdıç (kirve¹) ve çok yakın akrabalarla beraber kızın evine gider. Hoş geldin faslından sonra papaz yüzükleri kutsar ve gençlerin parmaklarına takılır. Erkek tarafından birileri, getirilen içki ve şekerlemeleri hazır bulunan cemaate ikram eder. Bu arada erkek tarafından gelenler, kıza hediyelerini verir. Sonra hep birlikte yemeğe geçilir. Saz ve söz varsa bazen nişan töreni sabaha kadar devam eder.

Genç delikanlı nişandan bir müddet sonra kızın evine gider, ziyafet gibi yemekler hazırlanır. Bu süreçte zaman zaman da erkek tarafı kız tarafını evlerine yemeğe davet eder. Bayramlarda kız tarafı veya erkek tarafı, biri diğerini mutlaka yemeğe çağırır. Bu davet sırasında erkek tarafı gelin adayına bir hediye verir. Bu genellikle bir takı olur. Keza yılbaşında da geline bir takı hediye edildiği gibi, taraflar da yılbaşında birbirlerine hediye verir. Bu gidiş gelişler bir zaman devam eder. Gerek gelinle damadın, gerekse ailelerin birbirlerini tanımaları için bu ziyaretler çok faydalıdır.

Can Şakarer

¹ Kirve: Evlilik ritüellerini kolaylaştırmak, süreçte yardımcı olmak üzere gelin veya damadın aile dostlarından seçilen kişi.
Damat adayının gelinin aile evine her ziyaretinde ziyafet sofraları kurulurdu. Bu sofraların en görkemlisi düğün için kurulandı. Bu kare de Truman Şakarer’in düğün yemeğinden. (Şakarer ailesi arşivi)
Çörek kırma, kına gecelerinin ve nişanların önemli âdetlerindendi. Makbul olan, bu esnada çörekten büyük bir parça koparabilmekti. Bu sahne Can-Sevim Şakarer çiftinin 1965’teki nişanından. (Şakarer ailesi arşivi)

Daha sonra devlet nikâhı için kız tarafından randevu alınır. Kızın evine nikâh için kimlik istemeye gidildiğinde, gelin adayına yine bir takı hediye edilir. Devlet nikâhına iki tarafın çok yakın akrabaları dışında hemen hemen kimse davet edilmez. Nikâhtan sonra eve gelen misafirlere erkek tarafı bir ziyafet verir.

İki taraf düğün için gün kararlaştırırlar. Bu da genellikle hafta sonları olur. Cuma günü akşam kızın evinde kına gecesi yapılır. Kına gecesine damat tarafının yakın akrabaları ile gelin tarafının davetlileri katılır. Bu tören için damadın ailesi yaklaşık 40 cm çapında bir çörek, şekerlemeler ve hediyeler hazırlar. Papaz tarafından bir duanın okunmasının ardından, papaz, damadın kirvesi ve gelinin kirvesi, bu üçlü, tek elle çöreğin birini yukarı kaldırarak kırarlar. Maharet çöreğin büyük parçasını koparmaktır.

Bu törenden sonra yemeğe geçilir. Sonrasında mutlaka eğlence vardır. Bu eğlence sırasında kına yoğrulur. Kına ile oyunlar oynanır, zılgıtlar çekilir. Gelinin avucuna kına ile beraber kirve tarafından altın basılır. Damadın ve gecede bulunan misafirlerin ellerine kına konur. İsteyenler kınadan bir parçayı evlerine alabilirler. Bazen bu tören sabaha kadar devam eder. Cumartesi günü herkes gecenin yorgunluğunu atmaya çalışır, çünkü pazar günü bir sürü yorgunluk daha yaşanacaktır.

Cumartesi günü artık damadın kirvesi devrededir. Bizlerde çocuk doğunca isterse ailenin bir akrabası veya çok samimi oldukları biri, çocuğun vaftiz babalığına talip olur. Doğan çocuk erkekse erkek, kız çocuğu ise bir kadın tarafından taşınır. Kirvelik bizim anlayışımıza göre ağır bir görevdir; birbirlerine kirve olanlar yedi göbeğe kadar kız alıp veremezler.

Kirve damat adayını, arkadaşlarını hamama davet eder. Bizde buna “damat hamamı” denir. Hamam kapatılır, o sırada dışarıdan başka kimse alınmaz. Ufak yollu bir eğlence eşliğinde hamam yapılır. Gelin için de “gelin hamamı”nı kirvesi yapar.

Can Şakarer

Süryani düğünleri yemekli, içkili, bol eğlenceli olur. Gelinle damadın dansından sonra hep birlikte zılgıtlar çekilir, Türkçe, Süryanice, Ermenice, Kürtçe şarkılar, türküler söylenir. (Fotoğraf: Şakarer ailesi arşivi)

Pazar, düğün günüdür. Öğlene doğru berber damadın evine çağrılır, müzik ve içkilerle damat tıraşı yapılır. Öğleden sonra damadın ailesi, yakın bir-iki aile ile birlikte gelini almaya giderler. Bunun için gelinin evinin mahallesine ve sokağına göre vasıta seçilir; bu da süslenmiş fayton veya süslenmiş bir binek arabası olur. Gelinin evinde, gelenlere kahve veya bir likör ikram edilir. Buradan sonra da dinî nikâh için kiliseye gidilir. Düğüne davet edilenler, gelin ve damat tarafı kilisede bulunur.

Papaz resmî nikâh belgesini görmeden kesinlikle nikâh yapmaz. Tören tamamlandıktan sonra kilise çıkışında gelin, damat, her ikisinin ebeveynleri ve sağdıçlar (kirveler) tebrikleri kabul etmek üzere sıraya girerler. Geline ilk takı ve hediye damadın ailesi tarafından verilir. Tebrik ve hediye için sonra sıra damadın kirvesine, daha sonra da davetlilere gelir.

Belirli bir tarihe kadar düğünler evlerde yapılırdı, sonraları düğün salonları tercih edilmeye başlandı. Düğünlerimiz mutlaka yemekli, içkili ve sazlı sözlüdür. Herkes yürekten sevinerek eğlenir, zılgıtlar çekilir, Türkçe, Süryanice, Ermenice ve biraz da Kürtçe şarkılar, türküler söylenir. Gecenin bir vaktinden sonra gelinle damat odalarına çekilir, bir müddet sonra da düğün sona erer. Pazartesi günü herkes istirahat eder.

Salı günü kirve, gençlerin artık karı-koca olmalarından dolayı damat tarafına bir davet verir. Burada da normal düğün gibi eğlenilir. İkram edilen yemekler ağırlıklı olarak kelle paça, kibe ve bumbar olur. Ama tabii bunların haricinde Diyarbakır’ımızın çeşitli lezzetleri de sofralarda yerini alır.

Can Şakarer

Surp Giragos Kilisesi’nde bir Ermeni çiftin evlilik töreninden. (Mehmet Şimşek arşivi)
Ayşe-Behzat Tatlısoy çiftinin nikâhından.
Bu eski düğün fotoğrafı Darap Işık’ın arşivinden.
Füruzan-Orhan Saraç’ın düğününden. (Melek Çiçek arşivi)
Aydın-Gönül Uzatmacıyan çiftinin nişan töreninden. (Şakarer ailesi arşivi)

Metin: Birsen İnal, Can Şakarer

 


 

KAYNAKÇA

Birsen İnal
İnal, B. (2013) Özümsen Diyarbekir, Lîs Yayınevi, Diyarbakır.

Can Şakarer
Kaynak kişiler: Adnan Palakoğlu, Janet Bedro

BEŞİKTEN MEZARA UZANAN GELENEK
SONRAKİ BÖLÜM
BEŞİKTEN MEZARA UZANAN GELENEK