Ara
SERGİLER
BEŞİKTEN MEZARA UZANAN GELENEK
Diyarbakırlı Keldani Karadayı ailesinin, çocuklarının diş hediğini dökme töreninden. (Fotoğraf: Yusuf Karadayı)

Hayatın başladığı ve son nefesle bittiği ânı takip eden zamanlar, dinlere ve kültürlere göre değişen bir dizi ritüelle toplumsal anlamını yaratıyor. Diyarbakır gibi tarih boyunca farklı kimliklerin kesiştiği coğrafyalar, bu farklı geleneklerin birbirine değişini, hatta etkileyişini görme olanağı tanıyor.

Diyarbakır’ın İslamiyet kökenli doğum ve ölüm âdetlerini araştırmacı ve yazar Birsen İnal kaleme aldı. Çokça da iç içe geçmiş Süryani ve Ermeni ritüellerini araştırmacı Mehmet Şimşek inceledi. Sanat tarihçisi Birgül Açıkyıldız ise Ezidilerin beşikten mezara, oradan öte dünyaya uzanan inanç geleneklerini aktararak bu sergiyi zenginleştirdi.

Özel bir risk nedeniyle hastanede yapılması şart olan doğumların dışında, eskiden Diyarbakır’da tüm bebekler ebelerin maharetli ellerinde dünyaya gelirdi. Çocuğun göbeğinin konacağı yerin, gelecekte yapacağı işi, yeteneklerini etkileyeceğine inanılırdı. (Fotoğraf: Cemil Paşa ailesi arşivi)

Eskiden Diyarbekir’de doğumlar, ebe ilk muayeneden sonra doğumun zor olacağını, hastanede yapılması gerektiğini söylemezse evde olurdu. Melahat Ebe, Satberg Ebe, Bahtiyar Ebe, Mecbure Ebe, Kıbrıslı Ebe, Adalet Ebe – ki Bağlar, Peyas ve Yeniköy’ün yüzde sekseninin ebesidir – gibi işin ehli ebeler çok ünlüydü. Bunların dışında mahalle ebeleri denilen diplomasız, alaylı ebeler de vardı.

Taksinin kıt olduğu dönemlerde bile aile ne yapar eder, ebeyi almaya taksi ayarlardı. Daha önce de ebeler faytonla evinden alınıp bırakılırdı. Doğumdan sonra bebeğin ilk ağlama sesiyle evdeki yakınlar sevinçle odaya doluşarak kesilen göbeğin üstüne epeyce bahşiş atarlardı. Bahşiş bebeğin erkek ve kız oluşuna göre değişirdi. Göbek kesmede işinin ehli olan ebe kesilen göbek bağını ikiye katlayarak iple sıkıca bağlardı. Her ebe bağlama konusunda aynı mahareti gösteremediğinden “Falanca ebenin üstüne göbek kesmağ ve bağlamağ heram olsun, dêyisen belki fincandır mübarek” derlerdi. Çocuk kız ise evcimen ve eli hünerli olsun diye düşen göbeği dikiş makinesinin ya da çeyiz sandığının çekmecesine konurdu, erkek ise âlim olsun diye medresenin veya okulun bahçesine gömülürdü. Bebeğin sanatkâr olması isteniyorsa düşen göbeği dede veya baba tarafından o sanatkârın dükkânında saklanırdı.

Bebeğin ilk banyosu ebe tarafından yaptırılır, kundak takımıyla sıkı sıkı sarılırdı ki bir yeri eğri büğrü olmasın. Bebeğin başına “şübara” denilen bir başlık takılır, alnı çıkık olmasın diye de üçgen tülbentle sıkıca bağlanırdı. Son olarak da boynuna iğne ardı nakışıyla “Sevin ama öpmeyin” yazılı beyaz patiskadan önlük takılarak kundaklama işi tamamlanmış olurdu.

Birsen İnal, Araştırmacı, Yazar

Taze anneye güç ve kan olsun diye pekmezli bulamaç veya “kayganağ” (pekmezli omlet) yedirilir, bu esnada da üç kez “Bulamaç bulamaç ağzım dolî, qarnım aç” diye bir tekerleme söyletilirdi. Nefse (lohusa) anneye üşütmemesi için soğuk hiçbir şey verilmez, nazar değmesin diye mavi sabahlık giydirilir, başına da mavi yazma bağlanırdı.

Doğum sonrası baba odaya ilk girdiğinde babaannesi bebeği iki elinde tartarcasına babayı karşılar, “Sen mi ağır, bebek mi ağır? diye üç kez sorardı. Baba da üç kez “Bebek ağır” diyerek bebeği alnından öperdi. Bebeğe üç ezan okununcaya kadar bir şey verilmez, üç ezan sonra büyükbaba veya amca tarafından bebeğin önceden belirlenen bir adı varsa kulağına okunur, böylece adı konmuş olurdu. Tatlı dilli, güzel huylu olduğu bilinen biri tarafından bebeğin ağzına parmakla bal sürülürdü. Geleneklere göre böylelikle çocuk güzel huylu ve tatlı dilli olur, hem de ilk kakasını rahat yapardı.

“Ağuz” denilen, ilk sütün birkaç damlası ayak değmeyecek bir yere akıtıldıktan sonra bebek emzirilirdi. Çatlamasın diye emzirdikten sonra meme başına, kesilen kuru soğan sürülürdü.

Nefselik (lohusalık), kadınların korkulu rüyasıydı. Eski evlerde tuvalet, banyo ve mutfak dışarıda olduğundan nefse kadınlar dikkat etmezlerse üşütüp çok ciddi hastalanabiliyorlardı. Nazar da nefselikte çok gündeme gelirdi. “Nefsenin mezeri kırx güne qeder açıxtır” derdi büyüklerimiz. Bu nedenle nefselik döneminde anneye özenle bakılırdı.

Bebeğin yüzü açık bırakılmaz, mavi ya da pembe demordan (yöresel ipek örtü) ucu iğne oyalı yüz örtüsü örtülürdü. İlk haftasında bebekte görülen sarılığa “reng değişimi” denir, bebeğin yüzüne sarılık geçinceye kadar sarı yazma örtülür, omzuna da bebeğin babası tarafından altın Maşallah takılırdı. Her gören “Maşallah” derdi, unutanlara da hatırlatılırdı. Nefse anne, göğsünde yorgan iğnesi bulundurur, tuvalete giderken de elinde mutlaka küçük bir çakı taşırdı. Kesici metal şeylerin bizi “eyiler”den, “uç hurflîler”den koruduğuna inanılırdı. Bebeğin yatağının altına bıçak, makas ve küçük bir Kuran, kundağının arasına bir lokma ekmek de aynı düşünceyle bırakılırdı.

Birsen İnal

Anne açısından hem fiziksel hem de psikolojik olarak zor bir evre olduğu için doğumun hemen ardından başlayarak hayatı yönlendiren çok sayıda âdet vardı. Kırk gün süren nefselik (lohusalık) sürecinde anneyi ve bebeği korumak esastı. (Fotoğraf: Cemil Paşa ailesi arşivi)
Yeni doğana bir nevi “hoş geldin” diyen ritüellerde kültürlerin dokunuşu görülebiliyor. Örneğin bebeğin elden ele gezdirilerek Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Süryanice, Ermenice, Arapça maniler okunduğu “yedi gece” törenini anlam olarak, Hıristiyanların sekizinci gün tercih ettiği vaftizden uzak düşünmek mümkün değil.

Doğumun yedinci gününde “yedi gece” ritüeli yapılırdı. Yakın akrabalar, komşular davet edilerek mevlit okutulur, ardından düzenlenen eğlence ile bebeğin doğumu kutlanırdı. Yedi gece, bebek görmeye gidemeyenler, görümlüklerini götürmek isteyenler için bir fırsattı. Kadınlar kendi aralarında darbuka, ud, tef çalarak söyler, oynarlardı. Bebek elden ele gezdirilerek bebek ninnileri, tekerlemeler, Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Süryanice, Ermenice, Arapça maniler okunurdu.

Aile maddi durumuna göre yedi geceyi yemekli veya şekerli yapardı. Yemekli olacaksa gündüzden duvaklı pilav, ekşili dolma, mevsimine göre patlıcan veya kabak meftunesi, su böreği, zerde, sargı burma yapılır veya mangal ateşinde cevizli, tereyağlı tel kadayıf çıtır çıtır kızartılırdı. Eğer şekerli yapılacaksa yine maddi durum hazırlıkları belirlerdi. Akide şekeri zengin işiydi. Ailenin maddi durumu iyi değilse daha ucuz olan delikli Antep şekerinden beş-altı tane ile bir lokum gazete veya kullanılmış defter kağıtlarından yapılan külahlara sarılarak sinilere dizilirdi. Sininin ortasına bisküvi bırakılarak üstü “qademe boxça” (altın veya gümüş iple işli, saten veya kadife bohça) ile örtülür, bir kürsünün üstünde odanın ortasına yerleştirilirdi. Bazen de bisküvi yerine evde yapılan çörek ikram edilirdi. Kazanlar dolusu tarçınlı, karanfilli, kırmızı nefse şerbeti yedi gecelerin olmazsa olmazlarındandı.

Bebek yıkanır, kundaklanır, süslü beşiğe yerleştirilirken nazara karşı dualar okunurdu. Nefse anne ne kadar altını varsa takar takıştırır kraliçeler gibi yatağında otururdu. Bazıları nefse annenin gelin gibi el ve ayaklarını da kınalardı.

Yedi gece, bir nevi “hoş geldin bebek” geleneği ve dinî töreniydi. Büyük olasılıkla kavimlerin iç içe yaşayışından süregelen bir ritüeldi. Zira Hıristiyan komşularımız da doğumun sekizinci günü kilisede bebeği benzer ritüellerle vaftiz ederlerdi.

Birsen İnal

Eski Diyarbekir’de qırxla (kırk çıkarma) ilgili birçok âdet, çoğu bilinçsiz de olsa olası sağlık problemleri için birer önlemdi. Qırxlîlara musallat olduğu söylenen pir’ebok¹ korkusu yüzünden bebek ve anne kırk gün evde yalnız bırakılmazdı. Qırxlî iki kadın karşılaşmamaya özen gösterirler, karşılaştıklarında qırx basmasın diye göğüslerinde saplı bulunan yorgan iğnelerini değiştirirlerdi. Qırxlî kadın cenazeye gitmez, ola ki bir yakını öldü ve gitmek zorunda kaldı, o zaman cenaze suyuyla eli yüzü yıkatılırdı ki duyduğu acının ateşi ciğerini yakmadan soğusun.

Hemen hemen her evde hacdan getirilen, içinde ayet yazılı qırx taslarî vardı. Qırx suyî bu taslarla dökülürdü. O gün bebek ve anne için hayati tehlikenin atlatıldığı, var olduğu düşünülen kötü ruhlardan kurtulunduğu, nefse için mezarın kapandığı gündü. Her ne kadar kırk dense de kırk çıkarma ritüeli, tek sayılı 39. veya 41. günlerde yapılırdı. Qırx dökecek kişinin abdestli, namazlı biri olmasına özen gösterilirdi.

Varsa banyoda, yoksa odada teştin (leğen) içinde dualarla özene bezene önce bebek, sonra anne qırxlanırdî. Qırx tasînın içine kırk dişli fildişi tarak, doksan dokuzlu tespih, kırk küçük taş, gül yaprağı ve metal para bırakılırdı. Qırxî dökecek kişi tarafından bu tasa doldurulan suya, üç kez Kelime-i Şahadet, bir Elham, üç İhlâs okunup üflenerek kırk suyu hazırlanır, sonra bu su süzgeç veya elekle süzülürdü. Besmele çekerek sağ elinin parmaklarını tarak gibi açıp elini bu suya daldıran kadın üç kez “Qış qış, qırx qaç, ben geldim!” diyerek parmaklarıyla suyu odanın her tarafına sıçratırdı. Sonra bebek ve anne “Birler, üçler, yediler qırxlar şahidim olsun ki bebeğimizin qırxî çıxtî!” denerek uzun bir ritüelle yıkanırdı.

Kırk çıkarıldıktan sonra bebeği emzirmeden önce birkaç damla süt besmeleyle bebeğin ağzına sağılarak “Emelî salêh ola” denir, sonra emzirilirdi.

Bebeğin ilk tırnağı kırkı çıktıktan sonra kesilirdi. Kesilmeden önce bebeğin sağ eli babasının sağ cebine daldırılarak bebeğin eline gelen para “dırnax sadaqasî” olarak fakirlere dağıtılırdı.

Birsen İnal

¹ Dişi cin/yaratık. Genelde su kenarlarında yaşadığına, kesici aletlerden korktuğuna, bu nedenle de uzun saçlı ve uzun tırnaklı olduğuna inanılır. Daha çok lohusalara musallat olduğu düşünüldüğünden doğumdan sonra kırk gün boyunca önlemler alınır. Annenin yakasına, bebeğin kundağına çengelli iğne takılır, yastıklarının altına kesici aletler konur.
Zor geçen lohusalık dönemi “kırk çıkarma” denilen törenle sona ererdi. Burada anneyi ve bebeği yıkamak için hemen her evde bulunan, çoğunlukla hacdan getirilmiş bir “kırk tası” kullanılırdı.
Farklı inançlara mensup Diyarbakırlılar tarafından paylaşılan bir geleneğe göre bebeklerin ayağına takılan halhalın (xalxal) son derece pratik faydaları var. Hem zincirin sesi çocuğun avluda nerede olduğunu belli ediyor, hem de bebek ucundaki küçük topuzla çıkmaya hazırlanan dişlerini kaşıyor. (Fotoğraf: Can Şakarer arşivi)

Süryani Kadim cemaatinde doğum beklentisi, anne-baba ve diğer aile üyeleri arasında hareketliliğe neden olur. Doğum ev ortamında gerçekleştirilir. Bu konuda tec­rübeli yaşlı kadınlar, ebelik vazifesi yapar. Doğum esnasında evde erkeklerin bulunmamasına dikkat edilir. Doğum başarılı geçmiş ve bununla bir­likte bir erkek çocuk dünyaya gelmişse, aile içindeki sevinç daha büyük olur. Diyarbakır Ermenileri arasında bir kadın kız çocuk doğurduğunda, “Hatun gözün kör ola, bu da kız”, erkek doğurduğunda ise “Hanım gözün aydın, karpuz kafalı bir oğlan doğurdun” denilerek, erkek çocuk doğurduğu için kadın tebrik edilir. Yeni doğan bebeğin ve annesinin yatağının başucuna İn­cil, yastığının altına ma­kas veya çengelli iğne (firkete) gibi metal nesneler bırakılır.

Ebe kadınlar bu iş için herhangi bir ücret almamakla beraber mutlaka kendilerine “ebelik hediyesi” olarak birtakım hediyeler verilir. Yeni doğan bebekler bacakları birbirine bitişik şekilde kundağa (khındağt) sarılıp beşiğe konur. Bebeğin vaftizi genelde doğumu takip eden sekizinci günde kilisede yapılır. Süryanilerde olduğu gibi Ermenilerde doğumdan sonra, çocuğa karşı sevgi gösterisinde bulunulmaz. Çünkü çocuk asli günahla birlikte doğmuştur. Vaftizin yapılacağı yedinci gün sonuna kadar çocuk öpülmez. Çocuk gibi anne de kirlenmiş kabul edilir ve kendisine özel olarak ayrılmış eşyanın dışındakilere dokunamaz. Çocuğun sekizinci günde vaftiz edilmesiyle çocuk temizlenmiş kabul edilir. Kadın ise kırk gün süresince kutsal olarak kabul edilen objelere dokunamadığı gibi kiliseye de giremez. Kilise veya manastırlarda gerçekleşen vaftizden önce isim koyma duası yapılır. Asli günahlardan temizlenen çocuk vaftizle topluluğun asil üyesi olur.

Mehmet Şimşek, Araştırmacı, Yazar

Diyarbakırlı Ermeniler için vaftiz töreninin en önemli yanı çocuğa isim konmasıdır. İsim genellikle vaftiz babası tarafından konur ve çocuk kilise defterine kaydedilirdi. Babası belli olmayan çocuklar için “kilise çocuğu” şeklinde kayıt düşülürdü.

Süryani Kilisesinde vaftiz usulü suya daldırma şeklindedir. Vaftiz, doğumdan bir hafta sonrası, mümkün olan en erken zamanda hayata geçer. Her çocuğun mutlaka bir vaftiz babası¹ bulunur. Çocuk adına tövbe eden, ant içen, duaya iştirak eden, kirvedir. Kirve olacak kişi, Hıristiyan inancına sahip olmalıdır. Kişiler birden fazla çocuğa kirve olabilirler. Çocuk okunmuş ve takdis edilmiş suya üç defa batırılarak kutsal yağ ve murun ile yağlanır. Onun adına duaları kirve okur.

Vaftiz olan çocuğa, onun korumasında olması ama­cıyla bir azizin adı verilir. Çocuk erkek ise, kilisenin mihrabına getirilerek Tanrı’ya adanır, ancak kız çocuğu mihrabın içine alınmaz. Kirvenin kucağındaki ço­cuk, mihrabın (kduşkudşin) etrafında üç kez dolaştırılır, her defasında kirve İncil’i öper. Bu esnada kaşık ile komünyon (mayasız ekmek – şa­rap ayini) tepsisine ve şarap kâsesine dokunularak kaşık, vaftiz edilen çocuğun ağzına dokundurulur.

Müslümanlar arasındaki kirvelik ile Süryani cemaatindeki kirvelik farklı anlamlar ifade eder. Müslümanlardaki kirveliğin dinî temeli yoktur. Fakat kültürel etkile­şimle Süryanilerin kirvelik anlayışına yakın bir anlama bürünmüş (kirve kızıyla evlenilmemesi gibi) ve uygulanmıştır. Diyarbakır’da Süryaniler, komşuları olan Müslümanlarla özellikle kirvelik ilişkisi kurarlardı. Bu sayede iki din mensupları arasında olabilecek kız isteme girişimlerine engel olunabiliyordu.

Mehmet Şimşek

¹ Süryanice vaftiz babası/kirve: şavşbino, karibo, mhadyono. Ermenice vaftiz babası: gınkahayr. Ermenice vaftiz annesi: gınkamayr.
Süryanilerde her çocuğun bir vaftiz babası, kirvesi olur. Diyarbakır kültüründe de var olan, dinsel bir kökene dayanmayan kirvelik ile bu, farklı toplumsal rolleri ifade ediyor. (Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe, 2009)
Ezidi inancında doğumdan hemen sonra erkek çocukları için saç kesimi (biska pora) ve sünnet (sinet), hem erkek hem kız çocukları için vaftiz (mor kirin) ve ahiret kardeşi seçimi (erkek ya da kız kardeşi biraye/xuşka axrete) ritüelleri gerçekleştirilir.

Ezidilik inanışına göre birinin Ezidi kabul edilebilmesi için hem anne hem de babasının Ezidi olması gerekir. Bu nedenle endogami evlilikle, herkes kendi kastından biriyle evlenerek soyunu devam ettirir. Evliliğe dayalı bu zorunluluğun yanı sıra bir Ezidi’nin toplumunun bir parçası olarak kabul edilebilmesi için doğumundan ölümüne kadar çeşitli törenlere katılması gerekir. Bu ritüellerin çoğu doğumdan hemen sonraki evrede gerçekleşir. Erkek çocukları için saç kesimi (biska pora) ve sünnet (sinet), hem erkek hem kız çocukları için vaftiz (mor kirin) ve ahiret kardeşi seçimi (erkek ya da kız kardeşi biraye/xuşka axrete) gibi… Cenaze (mirin) töreni ise bir kişi için bu yaşamın bitip yenisinin başlayışını temsil eder.

Bir çeşit vaftiz olan biska pora yalnızca erkek çocukları içindir. Çoğunlukla çocuğun ailesinin evinde yapılan biska pora ritüeli gerçekleştirilene kadar çocuğun saçları kesilmez. Geçmiş zamanlarda çocukların kırkı çıktığında gerçekleştirilen bu vaftiz, günümüz Ezidileri tarafından altı ay ile bir yaşları arasında yapılır. Her erkek çocuk için doğduğu andan itibaren ona hayatı boyunca rehberlik yapacak ve onu koruyacak olan biri pîr, diğeri ise şeyh ailesinden gelmek üzere iki erkek ahiret kardeşi seçilmek zorundadır. Kız çocuklarında ahiret kardeşliği kadın pîr ve şeyhlerden de seçilebilir. Biska pora ritüeli, çocuğun ahiret kardeşlerinden biri tarafından saçının kâkülünün dualar eşliğinde kesilmesi suretiyle gerçekleştirilir. Törenden sonra kâkül çocuğun ailesi tarafından saklandığı gibi şeyh ya da pîri tarafından da muhafaza edilebilir. Sonrasında çocuğun ailesi ahiret kardeşlerine armağanlar ve para bağışında bulunurlar.

Doç. Dr. Birgül Açıkyıldız, Sanat tarihçisi

Mor kirin olarak adlandırılan vaftiz töreni sadece Laleş’teki Kaniya Spi vaftizhanesinde yapılır. Modern zamanlarda Ezidiler çeşitli nedenlerle farklı ülkelerde yaşadığından ve Laleş’e ulaşmaları her zaman mümkün olmadığından, Laleş’ten götürülen kutsal su ile bulundukları yerlerde de vaftizi gerçekleştirebilirler. Töreni ya bir şeyh ya Laleş’te mücavir ya da “koruyucu” görevi yapan bir pîr, yalnızca çocuğun ailesinin huzurunda gerçekleştirir. Mücavir, Kaniya Spi’deki doğal kaynaktan bir miktar su alır ve üç kez çocuğun başına serper. Bir yandan da Kürtçe ilahiler okur: “Ho, hola, Êzî Siltan. Tu buyî berxê Êzî, serekê riya Êzî”.¹ Daha sonra çocuğun Ezî’nin bir hizmetkârı olduğunu ilan ederler. Vaftiz töreninden sonra çocuğun ebeveynleri mücavire para ve armağanlar sunar. İdeal olarak mor kirin çocuk çok küçükken yapılır, ama bu mümkün olmazsa yaşamının herhangi bir aşamasında gerçekleştirilebilir.

Erkek çocuklar vaftizlerinden yirmi gün sonra sünnet edilir. Çocuğun annesi ve babası sünnet ritüeli için bir kirve (kerif) tayin eder. Kirvelik bağıyla çocuk ve kirve aile arasında kan bağı oluşur. Bu bağdan dolayı yedi kuşak boyunca iki aile arasında evlilik yapılamaz. Bu nedenle kirveler çoğunlukla zaten evliliğin mümkün olmadığı başka kasttan veya Müslüman ailelerden seçilir. Sünnet töreni çocuğun evinde yapılır. Sünnet sonrasında aile davetlilere ziyafet verir ve danslarla kutlama yapılır. Günümüzde Ermenistan’da yaşayan Ezidiler, Hıristiyan çevrede yaşadıklarından bu ritüeli gerçekleştirmez. İnanca göre sünnetsiz ölen Ezidi kâfir sayıldığından ve ölüm sonrası ruh göçü sırasında cezalandırılacağına inanıldığından, vefat eden Ezidi erkekler toprağa verilmeden hemen önce sünnet edilirler.

Birgül Açıkyıldız

¹ “Ho, hola, Ezi Sultan. Sen Ezi inancının başı Ezi’nin kuzusu oldun.”
Ezidi kültüründe erkek çocuklar için sünnet, vaftizden yirmi gün sonra yapılır. Bu tören için çocuğun ailesi bir kirve (kerif) tayin eder. (Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe, 2007)

Kavimler kenti Diyarbekir’de iç içe yaşayan halklar olarak inanışlarımız ayrıydı belki ama doğumdan ölüme birçok örf ve âdetimizin ortak yanları vardı. Eski Diyarbekir’de cenaze yıkandıktan sonra tıpkı Hıristiyanlarda olduğu gibi su ısıtılan kazanlar ters çevrilirdi. Ölü yıkayana ölünün vasiyeti varsa parmağından çıkarılan yüzüğü, küpesi, vasiyeti yoksa bir miktar para ve cenazenin kendisine ait kurulandığı havlu takımı verilirdi. Kefen bıçakla biçilir, dikilirken ipin ucuna düğüm atılmazdı. Devir okunur, okuyan hocalara para verilirdi. Bu nedenle büyüklerimiz ölüme manevi olarak hazır oldukları gibi, daima madden de hazırlıklıydılar.

Cenaze kapıdan çıktıktan sonra ayakkabısı kapının önüne konur, elbiseleri dağıtılırdı. Azıcık da olsa hemen helva kavrulur dağıtılırdı. Yas evinde yemek pişirilmezdi. Komşular, akrabalar pişirir kendileri servis yapar, bulaşıkları da yıkarlardı. İyi günde de, kötü günde de büyük bir dayanışma yaşanırdı. Erkekler üç gün, kadınlar yedi gün yas evinde otururlardı. Her gelen “Lillahi Fatiha” diyerek ellerini açar ve tüm cemaat birlikte Fatiha suresini okurlardı. Yedisine kadar tespih çekilir, çekilen tespihin sayısı nohut taneleriyle belirlenirdi. Bu nohutlar yedinci gün mezarlığa gidildiğinde mezara ekilirdi. İnanışa göre çimlenip büyüdüğünde rüzgârda sağa sola savruldukça mevtanın günahları af olurmuş. Yedinci gün okunan mevlitle beraber çekilen tesbihat da bağışlanır, tüm mahalleye helva ve sıcak ekmek dağıtılırdı. Yediden sonra aile banyo yapar, üst başlarını değiştirirdi. Çamaşırlarını komşular yıkar, böylece aileyi yastan çıkarırlardı.

Yas süresince komşular da çamaşır yıkamaz, mecburiyetten yıkasalar bile gizli saklı kuruturlar, dışarı asmazlardı. Radyo açılmaz, tüm eğlenceler iptal edilirdi. Kırkıncı günü de yemekli mevlit okutulur, fakir fukara doyurulurdu. Elli ikinci gecesinde yatsı ezanından sonra hocayla birlikte birkaç kişi mezar başına giderek elli ikinci gece duasını okurlardı. İnanışa göre o gece kemikler birbirinden ayrılırmış. Okunan duayla mevta acı duymazmış.

Birsen İnal

Her ölüm kalanlar için, son nefes sonrasında başlayıp yasın evrelerine kadar süren bir dizi âdet demekti. Fotoğraf, 1960’lı yıllarda Ulu Cami’nin imamlığını yapan Hacı Halil’in cenazesinden.
Dağkapı Mezarlığı, 1930’lar.
Süryaniler ölümle dünyevi acıların bitip sonsuz hayatın başladığına inanır. Tabut kiliseden çıkarılırken genç yaşta ölenler için zılgıtlar (tilili) çekilir, tek vuruşluk çan çalınır. Sonra din adamıyla birlikte mezarlığa yol alınır. Fotoğrafta Urfakapı’nın hemen dışındaki Süryani Mezarlığı’na yürüyen cenaze alayı görülüyor. (Fotoğraf: Can Şakarer arşivi)

Süryaniler ölümü sonsuz ya­şama uzanan bir köprünün başlangıcı ve dünyevi acıların bitiş noktası olarak kabul eder. İsa’ya iman eden ve bu imanlı yaşamı sürdürenlerse, zorluk, acı ve sıkıntı dolu bu geçici dünyanın ardından esenlik ve güven içinde olacaklarına inanırlar.

Ölenin kolları çapraz olarak göğsünde kavuşturulur, yüzü doğu yönüne döndürülerek parmakları arasına haç yerleştirilir. Başucunda İncil okunur, baş ve ayak hizasında mum yakılır. Üzerine makas gibi bir metal obje yerleştirilir. Ölüm haberini alan kilise hizmetlileri, kilise çanını üç kez kısa aralıklarla çalar.

Papaz veya rahip, cenazenin bulunduğu yere geldiğinde dua okur, tütsü yakar. Bu arada ölünün yakınları toplanmaya başlar. Cenazenin evden çıkarılmasından sonra, ölenin yattığı yatak toplanır ve yerine avuç içine sığan büyüklükte bir taş bırakılır. Maddi durumu iyi olanlar yatağı ve üzerindeki giysileri fakirlere verir.

Süryani din adamları arasında kâhin rütbesini almış olanlar, ölünün yıkanması, kefenlenmesi işlerine iştirak etmez. Bunları daha çok diyakoslar veya bu işte tecrübeli yaşlı ce­maat üyeleri yapar. Ölen kadınsa saçları “ölü örgüsü” denilen şekilde, iki veya tek parça örülerek desenli bir başörtüsüyle örtülür. Ölü yıkandıktan sonra temiz giysiler giydirilerek be­yaz bir bezle kefenlenir. Evlilik çağında veya nişanlı olması durumunda, cenazeye gelinlik veya damatlık elbisesi giydirilir.

Kefenlendikten sonra üzerine Ku­düs’ten getirtilen, üzerinde İsa’nın resminin bulunduğu, haçlarla bezeli bir metre uzunluğundaki örtü yayılır, baş tarafına yastık yerleştirilir. Cenazenin hafif olması ve rahat taşınması inancıyla, başının altına bir parça ekmek konur.

Yüzün açıkta olduğu ta­but kilisede mihrabın önündeki yükseltiye yerleştirilir. Hazır bulunan din adamları ve yardımcıları tarafından, bir veya bir buçuk saat sürecek olan ce­naze ayinine geçilir. Tabutun kiliseden çıkarıldığı sırada, özel­likle genç yaşta ölenler için zılgıtlar (tilili) çekilirken, tek vuruşluk çan çalınır. Cenaze alayı, başlarında din adamı olmak üzere mezarlığa hareket eder.

Mehmet Şimşek

Süryani mezarlıkları genelde yerleşim alanı dışında inşa edilmiş manastırların veya kiliselerin bahçelerindedir. Özellikle azizler, patrik, metropolit ve diğer önemli şahsiyetler bu mabetlerin yakınına veya içine gömülür. Diyarbakır’da Urfakapı civarında Süryanilere ait bir mezarlık vardır. Bu mezarlığı uzun süredir Ermeni ve Sür­yani cemaati birlikte kullanıyor.

Cenazenin toprağa verilmesinden sonra hazır bulunan din adamı, cenaze sahipleri mezarlığın çıkışında taziyeleri kabul eder. Cenazeye katılanlara ekmek-helva veya bisküvi-lokum (lahmo raha) ikram edilir. Sonra toplu halde yas evine geçilir.

Yas evine dışarıdan yemek getirilmez. Ölenin kirvesi (vaftiz babası-annesi veya çocukları) yoksa, ailesinin diğer fertleri yemek hazırlayarak hazır bulunanlara ikram eder. Süryani geleneklerinde ölünün ardından üçüncü, doku­zuncu, kırkıncı ve yıldönümlerinde yemek dağıtılır. Günümüzde buna on beşinci gün de eklenmiş.

Mehmet Şimşek

Fotoğraf, Sur’daki Meryem Ana Süryani Kilisesi’nde, bir cenaze avludan uğurlanırken çekilmiş. (Fotoğraf: Can Şakarer arşivi)
Urfakapı’nın dışında Süryanilere, Ermenilere ve diğer gayrimüslimlere ait mezarlıklar bulunuyordu. 1995’te Refah Partili belediyenin yol çalışmasını bahane ederek Ermeni Mezarlığı’nı kaldırmasıyla, Ermeni mezarları da bugünkü Süryani Mezarlığı’na taşındı. O tarihten beri Süryaniler ve Ermeniler aynı mezarlığı kullanıyor.
Ermeniler ölümden sonra bir yıl boyunca her cuma akşamı, yakınlara ve komşulara yemek verir. Bunun hayatını kaybeden kişinin evdeki payı olduğuna inanılır. Fotoğraf, 1909’da Maritsa Furunciyan’ın cenaze töreninden.

Ermeniler ruhun cennete uçuşunun yedi gün sürdüğüne inanır, ölümden sonraki yedinci günde özel dualar okur. Ölenin bir süre daha acıktığı ve susadığına inanılarak, rahmetlinin anısına “Hokeçaş/Hokehts” (Can Yemeği) denilen toplu yemek verilir. Ölümün üzerinden bir sene geçene kadar her cuma akşamı, yakınlara ve komşulara yemek verilir. Bunun ölenin evdeki payı olduğuna inanılır. On beşinci gününde de helva dağıtılır.

Mezarlık ziyaretleri, cumartesileri ak­şam vaktine yakın bir zamanda, bayram günlerinde, paskalya bayramının ikinci gününde yapılır. Me­zar başlarında tütsü ve mum yakılır. Süryani kilise takviminde Ölüler Pazarı olarak isimlendirilen günde, Âdem ile Havva’dan bu yana tüm ölenler için genel bir ayin yapılır.

Süryanilerde yas, üç ile yedi gün arasında, cenaze sahiplerinin evinde veya kiliseye ait salonlarda, din adamlarının refakatinde taziyeleri kabul zamanıdır. Yas evinin temizliğini üç gün boyunca aynı kişi yapar. Erkekler yas süresince tıraş olmaz, evde çamaşır ve banyo yapılmaz. Yas sahibi ailenin kadınları başörtülerini ters çevirerek takarlar. Taziye için gelenlere acı kahve ikram edilir. Cemaatin sorumluluğunu taşıyan din adamı, taziye süresince yas evinde hazır bulunur, zorunlu olmadıkça yas evini terk etmez. Duaları din adamı okur.

Baş ve ayakucuna dikilen mezar taşları, baş ve orta kısımlarında çukur olacak şekilde beton veya mozaikten yapılır. Çukur olan yerlere su ve tahıl konur. Belli bir süre sonra, üzerine mezar kaidesi yerleştirilir.

Mehmet Şimşek

Ezidiler, Cennet ile Cehennem’in varlığına ve reenkarnasyona inanır. Ölüm, ruhun bedenden ayrılması, bir başka bedende yeniden doğmasıdır. Kıyamet Günü’nden sonra ruh yeni bir bedende tekrar ortaya çıkar ve geçmiş hayatını hatırlamaz. Bu nedenle eski günahlarından sorumlu değildir; zekâsı sayesinde yeryüzünde yeni bir hayat kurabilir.

Ezidi cenaze törenleri yaşadıkları bölgelere göre farklılıklar göstermekle birlikte âdetleri önemli ölçüde ortaktır. Ölen kişinin cenaze törenine ahiret kardeşleri olan şeyhler ve pîrleri eşlik etmek zorundadır. Cenaze, şeyhi ya da pîri tarafından yıkandıktan sonra, başından düğümlenen beyaz bir kefene (kifin) sarılarak sandukaya yerleştirilir. Ölünün ağzına Laleş’teki Şeyh Adi Tapınağı’ndan getirilen ve küçük bir top haline getirilen (berat) bir avuç kutsal toprak konur.

Din adamları grubun önünde, ilahiler eşliğinde, mezarlığa kafile halinde gidilir. Ölen çocuk ya da ergense, ritüele kaval, tef ve flüt sesleri eşlik edebilir. Sanduka mezarlıkta önceden hazırlanan bir çukura indirilir. Ölünün başı doğuya çevrilir. Kadınlar ağlayarak, saçlarını yolarak ve göğüslerini döverek yas tutarlar. Cenazeye katılanlar diğer mezarları da ziyaret ederler. Aynı gün halka büyük bir yemek verilir.

Cenazeden sonra karanlık basınca, ölenin ailesi, dinî bir kâhin olan koçekten ölünün kaderiyle ilgili olarak göklere danışmasını ister. Koçek sessizce yoğunlaşır, ardından titreyerek, acıdan kıvranarak transa geçer. Sonra gördüklerini anlatır. Eğer ölen günahkârsa, koçek onun ruhunun bir köpeğin, eşeğin, domuzun ya da benzer bir hayvanın bedenine girdiğini söyler. Öte yandan eğer koçek, “Ağlamayı kesin, onu gördüm. Halkımızdan birinin bedenine girdi” derse, herkes sakinleşir ve ölenin ailesinin içi rahatlar. Aile üç gün sonra ölenin ruhuna büyük bir yemek verir. Bir hafta boyunca ölenin ahiret kardeşi evi ziyaret eder ve ilahiler (qewl) söyleyerek, ölen hakkında iyi şeyler anlatarak aileyi teselli eder. Kırkıncı günde mezarda bir hayvan kurban edilir ve eti sadaka olarak gelip geçene dağıtılır.

Birgül Açıkyıldız

Ezidiler bayramlarda mezarlık ziyaretinde bulunduktan sonra yemek yapıp dağıtır. Buna “nane miriya” (ölü ekmeği) adı verilir. (Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe, 2016, Duhok)
Pir Davud’un mezarının da bulunduğu Ezidi Mezarlığı, Diyarbakır’ın Çınar ilçesi yakınlarında bulunuyor. (Fotoğraf: Nevin Soyukaya)

Metin: Birsen İnal, Mehmet Şimşek, Birgül Açıkyıldız

 


 

KAYNAKÇA

Birsen İnal
• İnal, B. (2013) Özümsen Diyarbekir, Lîs Yayınevi, Diyarbakır.

Mehmet Şimşek
• Adam, S. (2015) “Anadolu Ermenilerin Adet ve Geleneklerine Genel Bir Bakış”, Lousavor Avedis. Link
• Dikmen, A. (2015) “Değişik Din ve Mezhep Müntesiplerinin Ölümle Gelen Sosyal Birliktelik Algıları ve Ölümü İçselleştirme Uygulamaları (Diyarbakır Örneği)”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 8(40): 460.
• Ertaş, K. (2014) Sosyo-Kültürel Açıdan 19. Yüzyıl Diyarbakır Ermenileri, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul: 72-77.
• Grant, A. (1994) Nesturiler ya da Kayıp Boylar, çev. Meral Barış, Nsibin Yayınevi: 73.
• Günel, A. (1970) Türk Süryaniler Tarihi, İstanbul: 325.
• Küçük, A. ve Tümer, G. (1993) Dinler Tarihi, Ocak Yayınları, Ankara: 297.
• Lalayan, E. A. (1914) Van Bölgesindeki Asurlular, çev. E. İhsan Polat, Tiflis: 68-71.
• Öztürk, L. (1998) İslam Dünyasında Hıristiyanlar, İz Yayınları, İstanbul: 199.
• Segal, J. B. (2002) Edessa (Urfa): Kutsal Şehir, çev. Ahmet Arslan, İletişim Yayınları, İstanbul.

Birgül Açıkyıldız
• Açıkyıldız, B. (2010) The Yezidis: The History of a Community, Culture and Religion, I.B. Tauris, Londra ve New York: 99-103.
• Lescot, R. (1938) Enquête sur les Yézidis de Syrie et du Djebel Sindjâr, Beyrut: 148-157.
• Suvari, C. (2013) Ezidiler: Etno-Dinsel Bir İnanç Olarak Ezidilik, Ütopya Yayınevi, Ankara.
• Yalkut, S. B. (2014) Melek Tavus’un Halkı Ezidiler, çev. Sabir Yücesoy, Metis, İstanbul: 66-72.
• Yazarın 2001-2005 yılları arasında Ezidilerle yaptığı görüşme notları.

TATLARIN, KOKULARIN BİRBİRİNE KARIŞTIĞI MUTFAKLAR
SONRAKİ SERGİ
TATLARIN, KOKULARIN BİRBİRİNE KARIŞTIĞI MUTFAKLAR